Milas Labranda ve Yatağan Lagina Gezisi

2 mayıs Salı sabahı arkadaşlarım Ekrem İpek ve Mustafa Dede ile birlikte Datça’dan yola çıktık. İstikametimiz Muğla ilimizin ikinci büyük ilçesi Milas’tı. Birçok kültüre ev sahipliği yapmış, doğal güzelliklerle, turistik zenginliklerle çevrili Milas, Karia uygarlığının en önemli kentlerindendi. Antik dönemdeki adıyla Mylasa, Sodra Dağı’nın eteğinde kurulmuş, adı değişmeden bu günlere gelmiş. Tabii Milas’ın yakın çevresi bile bir günde gezilecek bir yer değil. Şimdiye dek Milas’a bağlı antik kentlerden Heraklia’yı görme şansım oldu. Birçok kişi gibi çoğu kez Milas’tan geçip gittim, bir kez Bodrum’a, birkaç kez de İzmir’e giderken. Milas deyince akla gelenlerden biri de zeytin, her taraf zeytin ağaçlarıyla kaplı. Bazı yerlerden geçerken Datçamıza çok benzettik.

Bu gezi yazımda üç kafadar arkadaşın birlikte yaşadığı hoş anları, birbirinden güzel fotoğrafları göreceksiniz. Tarih, doğa, paylaşım dolu anlar. Geçen yıl nisan ayında yine bir Karia kenti olan Afrodisias’a gitmiştik. Ören yerlerinin çiçeklerle kaplandığı, ışığın çok güzel olduğu zamanlar, doğal olarak güzel fotoğraflar çekme imkanımız oluyor. Bu yıl da Milas sınırları içindeki Labranda antik kentine gelmeyi nisan ayı içinde planlamıştık ama nisan ayında kötü havaların o günlere gelmesi gezimizi mayıs ayına attı. Güzel bir mayıs sabahı, çiçeklerle, görkemli ağaçlarla kaplı antik kentleri gezme imkanımız oldu.

Karia kentleri gezime 6-7 yıl önce başladım, önemli bir ameliyat geçirmiştim, sık sık kontrollerim oluyordu, her geliş gidişimde yolum üzerindeki bir Karia kentine, müzeye uğrayıp geçtim. Bu geziler yalnız yaptığım gezilerdi, Karia kentleri genellikle köy gibi bir yerleşime bitişik oluyor, tanımadığım arazilerde yalnız gezmek çok zevkli olmuyor ama antik yerleşimlere, müzelere duyduğum ilgi bu gezileri yapmamı sağladı. Şimdi arkadaşlarımla yaptığım bu geziler o yönden çok güzel geçen, aynı duyguları, mutlulukları yaşadığımız geziler oldu. Gelecek günlerde sağlık olursa yine ilgi çekici antik gezilerimize devam edeceğiz. Tabii Datça girişinde  Derinbahçe restoranı işleten Mustafa arkadaşımızın önümüzdeki günlerde işleri yoğunlaşacak, artık nasıl olur bilemiyorum.

Bu kentlere ilgimin nasıl başladığına da kısaca değineyim, 1903 – 1977  yılları arasında yaşayan George E. Bean İstanbul Üniversitesi’nde 25 yıl süreyle antik sanatlarla ilgili dersler veren bir hoca. Kendisi Güney Batı anadolu uygarlıkları konusunda bilgili, Karia kentlerini gezerek izlenimlerini Karia isimli kitabında toplamış. İşte bu kitap elime geçtikten sonra bu antik kentlere ilgim arttı, düzenli olarak bu kentleri gezmek istedim. Bu kentlerin içinde Knidos ta var, George E. Bean’ın tezleri hala güncelliğini koruyor.

Yatağan üzerinden Milas’a geldik, İzmir yolu üzerinde bir müddet gittikten sonra kahverengi renkte Alaban’da tabelası görülüyor. Bu arada yol ile ilgili bilgi almak için birkaç kez durararak rastladıklarımıza sorduk. Girişteki tabeladan sonra yönlendirici bir işaret yok. Eskiler ” Sora sora dağlar aşılır ” demiş, ben çoğu kez bunu uygularım. Labranda’ya gelmek yıllar öncesinden aklımdaydı, yolu çok bozuk, dağlık, maden taşıyan kamyonlar çok falan gibi bilgiler alınca vazgeçtim, nasip şimdi arkadaşlarımla gelmekmiş. Belki o zamanlar yol çok bozuktur ama şimdi bize göre oldukça güzeldi, özellikle aldığım o olumsuz bilgilerden sonra. Asfalt yol, bazı kısımlarda hafif bozukluklar var, bizim için böyle yollar sorun değil. Datça yollarında şoförlük öğrenen birisi her yerde araba kullanır, tabii şimdi yollar eskisine göre çok iyi. Maden taşıyan büyük kamyonlar sıkça karşımıza çıktı, bazı yerlerde durarak yol veriyorsun, 14 km lik, heyacanla tırmandığımız bir mesafede çok zor değil. Yolun başından itibaren dağın tepelerine doğru tırmanış sürüyor, her taraf ormanlarla kaplı, aşağıda, karşılarda çok güzel manzaralar var.  Çoğu zaman Mylasa’ya ( Milas ) bağlı kutsal bir yer olan Labranda M.Ö 4. yy da bağımsız bir kutsal alan ve hac yeri olarak gözüküyor. Kentle ilgili ilk bilgileri tarihçi Herodot’tan öğreniyoruz, yine Datça ile ilgili ünlü sözü ile tanıdığımız Strabon da yazılarında buradan söz eder.

Milas’ın kuzeyindeki Çomakdağ eteklerinde kurulmuş Labranda adını su markası olarak duymuşsunuzdur, antik çağlardan bu yana su kaynakları ile tanınan bir bölge. Labranda  çevresindeki köylerin yaylası, Kocayayla diye söyleniyor, taştan yayla evleri hala duruyor ama kullanılmıyormuş. Araştırmalarımda bu köylerin çok güzel folklorik özelliklerini devam ettirdiğini, giysileriyle de dikkat çektiğini okudum.  Dediğim gibi Milas çok zengin Kültürel özelliklere sahip, Menteşoğulları’na başkentlik yapmış, Türkmen, yörük kültürü bu dağlık köylerde devam ediyor. Milas ve Labranda ile ilgili yazılacak öyle çok şey var ki, kendimi sınırladığım halde bu kadar yazı ortaya çıktı. Diğer yönden ülkemiz, yakın çevremiz öyle zengin kültürel ve doğal özelliklere sahipken buraları görmeden başka yerlere gitmek aklıma gelmiyor.

Karia kentlerinin ilgimi çekmesinde Anadolu kökenli bir halk olmasının da rolü var ama gezdiğim kentlerde Antik Yunan kültürü, mimari yapısı hakimdi. Labranda’da bunlardan. Kent girişindeki ve içindeki tabelalar açıklayıcı bilgiler veriyor. Çift baltalı Zeus Labraundos kültü önemini her zaman korumuş.  Zeus Labraundos basılan madeni paralarda sağ omuzu üzerinde çift başlı bir balta ( labrys ) ve sol elinde uzun bir mızrakla tasvir edilmiş.

labranda antik kenti giriş

Ören yerine geldikten sonra arabamızı ulu bir çam ağacının altına park ederek kapıdan içeriye girdik. Labraunda eğimli bir araziye inşa edildiğinden dolayı teraslar üzerine kurulmuş, granit kayalarla örülmüş teras duvarları kutsal alanın her tarafında karşımıza çıktı. Fotoğrafta girişteki ilk terasta bulunan uzun teras duvarı görülüyor. Labraunda kutsal alanı antik Latmos dağlarında ağaçların içinde yer alıyor.

Çevre büyük ağaçlarla kaplı, antik tarihçiler bu bölgeden bahsederken çınar ağaçlarından söz etmişler çoğu kez. Benim gördüğüm ceviz ve çam ağaçlarının çokluğu oldu. Ulu yaşlı ağaçlar da vardı, bunlardan biri bir çitlembik ağacıydı. Tipik bir yayla görünümü karşımızdaydı, hava o gün oldukça sıcaktı, tabii burada biraz daha serindi.

M.Ö 4. yy ortalarında Karia Satrabı kral Maussollos Labraunda’yı bir aile kutsal alanı haline getiriyor. Kız ve erkek kardeşi ile birlikte tapınak ve görkemli yapılar yaptırıyorlar. Kutsal alana başkent Mylasa’dan ( Milas ) başlayan 8 m genişliğinde taş kaplı Kutsal Yolla ulaşılmaktaymış. Yol zeytinliklerle kaplı bir ovayı geçerek, 700 m ye ulaşan yüksekliğe doğru tırmanılarak çıkılır. Kente girmeden önce mezarlar ve stadyum yer alıyor. Kutsal alanda her yıl 5 gün süren dinsel bayramlar yapılıyordu. Hellenistik devirde alana çeşme, stoa, hamam yapısı gibi yapılar eklenmiş. 1948 yılında isveçli bir ekip tarafından kazılmaya başlanan Labraunda’da da  uluslararası bir ekip tarafından kazılar devam ediyor.

Yapılardan, surlardan kalma taş blokların arasından yolumuza devam ettik, bizi ören yerinin bekçisi Ali Yayla karşıladı, kendisi çevredeki köylerden. Tanıştıktan sonra ben çay yapayım, biraz sonra gelin dedi, tabii biz gezmeye başladıktan sonra çay falan aklımıza gelir mi, daha sonra Ali beyin seslenişiyle gezimizi bırakmamız gerekti. Antik alana girer girmez karşıdaki tepeyi görüyorsunuz, eteğinde büyük bir kaya var, hemen dikkati çekiyor, üzerinde oyulmuş bir niş var. Ali bey tepeyi göstererk kentin Akropolis’i orada diye gösterdi. Kaya bu kültün önemli bir simgesi, kutsal bir yanı var. Çevremizde kalıntılar, büyük ağaçlar var, ağaçların altında oturma yerleri görülüyor.

milas labranda

2. terasta karşımıza Andron C,  duvarlar, taş bloklar çıkıyor. Girişteki tabelada ören yerinin haritası ve bilgiler var. Bu gibi yerleri gezerken az da olsa bir bilgimizin olması daha anlamlı bir gezi olmasını  sağlıyor. Tabelada Zeus Labraundos kültünün kökeninin buradaki su kaynağı ve  büyük kayaya dayandığı tahmin ediliyor yazıyor. Antik çağda kaynaklar kutsal yerlerdi, temizliği, arınmayı da temsil ederlerdi. Çok geniş bir alan değil, yapılar iç içe geçmiş vaziyette. Zeus’a adanmış mermer bir tapınak, giriş binaları ( propylon ) stoalar, hazine binası, çeşmeler, törenler esnasında yemek yenilen yapılar ( andron ) gezdiğimiz eserlerdi.  Bu yapıların birçoğu Maussollos, kızkardeşi Ada ve erkek kardeşi İdrieus tarafından yapılmışlar.

labranda anıtsal çeşme

 

Geniş merdivenlerden çıkarak ikinci terasa çıktık. Etrafı duvar ve stoa ile çevrili bir alanın ortası çimen ve çiçeklerle kaplıydı. Kutsal alanda Dor, iyon ve korint nizamına ait mimari öğeleri birlikte görmek dikkatimi çekti. Tam karşıda dorik tarzda bir yer vardı, yanına gittiğimizde bir çeşme yapısı olduğunu gördük. Hemen arkasında kutsal olduğu düşünülen büyük kaya yer alıyor.

Stoa: Camilerimizdeki revakları andırır, arkası duvar önü sütun dizeleriyle çevrili kapalı mekanlar. Hava şartlarından korunmak, oturmak veya dükkan gibi amaçlarla yapılıyor.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir