Mart’ın ilk günü, başka yerde göremeyeceğimiz güzelliklerle geçen zaman.

Hava kurşun gibi ağır, bağır bağır bağıramıyorum ama okuyucularımla sohbet eder gibi düşüncelerimi, yaşadıklarımı paylaşmak istiyorum. Usul usul, yaşadığımız acılardan, Datçamızın yaşattığı güzelliklerden söz ederek. 01 Mart perşembe günü arkadaşım Ekrem İpek ile Batı Datça’daydık, Akdeniz’le Ege arasında uzanan bu dar Yarımada’nın en batısında. Cumalı ve Yazı arazilerinde dolaştık, Çağla toplayanlarla sohbet ettik, sonra öyle güzel bir bahar sağanağına yakalandık ki demeyin gitsin. Oradan güç bela ayrılabildim, mutluyduk, çimenlerde yuvarlandık, papatyaların arasında uzandık, aşık kuşların melodilerini dinledik. Girişteki uzun yazımın sonunda o karelerden görüntüleri görebileceksiniz.  Eee sonra, eve geldik Afrin’den acı haberler, yavaş, yavaş kanımıza enjekte edilen zehir gibi yüreğimize indi. Şu son 10 yılda birçok kez yaşadığımız bir şeydi aslında bu, eve geldiğimizde duyduğumuz felakat haberleri, acılar, o gün yaşadıklarımızı alıp götüren, bizleri acımasız bir karanlığın içine bırakıveren haberler. İşte martın iik günü yaşadığım o güzellikleri yazamadım, göğüs göğüse ancak filmlerde görebileceğimiz öykülerin yazıldığı Afrin’de çocuklarımız bir can pazarı yaşarken, bazıları hain tuzakların içinde  kaybolup giderken. Tanımadığı, hiç görmediği bir arazide çarpışan yiğitlerimize, çocuklarımıza güç diliyorum, iklim koşullarının hiç te iyi olmadığı zamanlar, yağmur, çamur demeden göğüs göğüse bir savaşın içindeler. Şehitlerimize Allah’tan Rahmet ailelerine sabırlar diliyorum. Her zaman diyorum ateş düştüğü yeri yakar, o süslü cümleler, verilen vaatler o acıyı dindirir mi sanıyorsunuz. Herkes kısa bir zamanda olup biteni unutur, o aileler, eşler, kardeşler ömürlerince o anı yaşarlar.  Yaşam devam ederken bizim yapabileceğimiz acıcık saygı, birlik beraberlik, sevgi çemberi içinde onlara güç vermek. Onlara yav ben bunun için mi buralara geldim, gerektiğinde canımı vereceğim, bunların umurlarında olan nedir detirtmemeliyiz. İnsanın en kıymetli hazinesi canını feda edebiliyorsa bir anlamı olmalı, o vatandır, o ailedir, o arkadaştır, ama buna değmeli diye düşünüyorum.

Yazmak, yazdıklarının birçok kişi yarafından okunması hem güzel hem de sorumluluk gerektiren bir şey. Her şeyi yazamazsın, eleştiri yaparken biraz daha dikkatli olmak gerekiyor. Şimdilerde sosyal paylaşım siteleri oldukça hareketli, insanlar kendilerini anlatmaya çalışıyorlar, duygularını ifade ediyorlar. Kimi bunu yaparken samimi içten bir şekilde, kimi daha sert , kimi kendini başka bir kimliğe sokarak yapıyor. Tabii kopyala yapıştırıcı, başkalarının emeklerini kendi ürünü gibi paylaşanlar da az değil. 10 Yıllık internet deneyimimde birçok şeye tanık oldum, bazen soğuyoruz, dağılıp gittiğimizi, dünyada eşi benzeri olmayan Anadolu mozaiğinin parçalandığını, görmek, geleneklerimizin, kültürel zenginliklerimizin yok oluşunu izlemek, yan yana yaşayan birbirimize yabancı insanlar olmak,insanı geren bir şey. Geçenlerde rastladığım bir paylaşım ilgimi çekmişti bir kadın arkadaş yalvarırcasına sanal alemden çıkın birbirinizin gözüne bakarak bir merhaba deyin türünden bir şeyler yazmıştı. Sanal insanlar, Cumhuriyet Bayramı gelir, internet yıkılır, ertesi gün bayram alanında 200 – 300 kişi. 10 kasım olur sabah kalkıp Cumhuriyet meydanı’na gelmek zor gelir. Duygular sanal, dünyalar sanal, sevdiğin doğa sanal. İnternet doğru kullanıldığında pek çok güzel bilgiyi, dostluğu, güzelliği yaşatabilen bir etkileşim. Biz ne yapıyoruz sanal dünyanın dışındaki asıl dünyayı, nefes alan, kokan, seslenen dünyayı ihmal etmiyoruz. Selam derken göz göze gelmenin, sohbet ederken nefesimizi hissetmenin tadını da yaşıyoruz. Bizi zengin kılan bu, Datça’ya geldiğimde 3000 kişinin yaşadığı bir yerdi, zeytinlikler arasında sade bir ev bulduk yedi sene kirada oturduk, ev sahibimize selamlarımı iletiyorum, sağlık diliyorum. Hala biribirimizi gördüğümüzde gözlerimizde bir ışık parlar. Çocuklarım yolun olmadığı patika yollardan okullarına gidip geldi ama hiç rahatsız olmadık. Pratisyen doktorlar sağlık sorunlarımıza çare oldu. Tam tersine dilesem böyle güzel bir yer bulabilirmiydim diye her zaman Tanrı’ya şükrettim. İlk tayinim çıktığımda Datça nerede, kimin nesidir  diye merakla haritalara bakmıştık. Çeşit çeşit kuş sesleri, üveyiklerin ötüşleri hep çevremizde duyduğumuz seslerdi. Sonra ilk dozerle tanışmamız, Şimdiki büyük Bim’den aşağı açılan yol ve her şey o günden sonra bir daha aynı olmadı. Kooperatifler, siteler tepelerde, yamaçlarda mantar gibi bitiverdi, hala bitiyor. Biz bizi yönetenlere bu imkanı verirken bu zenginlikleri, doğayı, her şeyiyle onlara emanet etmiş oluyoruz. Geldiğimiz noktayı hepimiz görüyoruz. Küçük hesaplar, bitmeyen hırslar, sadece bugünü düşünme gençlerimizin, çocuklarımızın geleceğini yok ettiğimizi farketmiyor muyuz? Bir zaman gelince hepimiz bu dünyaya veda edeceğiz, giderken yanında bir şey götüren var mı? Onurlu yaşamak, başın dimdik gezmek, senden bahsederlerken güzel duygularla bahsedilmesi gibi kutsal bir şey var mı ?

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

1 Cevap

  1. Ramazan Karaca dedi ki:

    yorumlarınız bizleri aydınlattı,görseller harika gerçekten . “Allah sevdiği kulunu Datça’ya gönderirmiş, çok yaşasın diye” bu söze katılmamak iç den değil emeğinize sağlık.ustanın dediği gibi “MEKANIM DATÇA OLSUN”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir