<%@LANGUAGE="JAVASCRIPT" CODEPAGE="1254"%> Nihat Akkaraca

www.datcadetay.com

 

Nihat Akkaraca

 

 

 

 

 

 


Nihat Akkaraca

muzaffer | MySpace Video
 

Nihat Akkaraca

Datça'lı bir araştırmacı , yazar;11 şubat 2009 da kaybettiğimiz Nihat Akkaraca Datça denilince ilk akla gelen isimlerdendir . Çeşitli televiz-yonlarda " Datça'nın Nihat Ağbisi "olarak izleyenler olmuştur. Datça'nın folklörünü , kültürel birikimini araştırarak , yazdıklarını kitaplaştırdı . İlk kitabı "Datça'da Zaman" sağlığında basıldı . Datça'da yaşanmış öykülerin tatlı bir dille , zaman zaman güldürerek zaman zaman düşündürerek , anlatıldığı bir kitap bu . İkinci Kitabı " Zaman'ın Sesi " ölümünden sonra ailesi ve sevenlerinin çabalarıyla çıktı . Zaten kitabı hazır gibiydi , bir an önce çıkarabilmek için son hızla çalışıyordu.

 

Nihat Akakaraca'nın "Datça'da Zaman isimli kitabının başında kendisi şöyle tanıtılıyor . " Eski Datça Mahallesinde doğdu (1931) İlkokulu Datça'da okudu. İlçede ortaokul olmadığı için öğrenimine devam edemedi;çift sürdü , tütün dizdi ,palamut, badem, incir ve harup topladı .Askere gitti (1951) Askerlikten sonra Datça'ya dönmedi. İzmir'de çeşitli işlerde çalıştı Ankara' ya gitti . Orada çalışırken kendi kendine ingilizce öğrendi. Bir yıl sonra bir Amerikan şirketine çevirmen olarak girdi .Sinop'ta çalıştı . Evlendi (1962), iki kızı oldu. İngilizce kitaplardan öğrendiği elektronik işinde ustalaştı. Datça'ya döndü . (1986) ve elektronik işine devam etti.

2000 yılında birkaç arkadaşıyla kurduğu Datça Yerel Tarih Grubu ile çalışırken Datça yaşamını araştırmaya başladı.Elde ettiği bilgileri öyküleştirerek yazıya geçirdi." diye devam ediyor sonrasında bizlere armağanı iki kitabı var. Burada Nihat Akkaraca'nın yaşam öyküsünü verirken gençlere de bir mesaj bırakmak istedim. Okullar, öğretmenler bizlere bir yol açarlar yeni yollar keşfetmek , önümüzü açmak bizlere kalmış bir şey . Öğrenmek , kendini geliştirmek yaşamın her safhasında devam eden bir olgu.

 

Nihat Akkaraca

"Datça 'da Zaman " kitabının ön sözünde Edebiyat Öğretmeni Hayriye Şatır'ın yazdıkları bu çalışmaların özünü veriyordu "Akkaraca'nın öyküleri bir halk kültürü ürünü olan doğal öyküler niteliğindedir. Aynı Datça ve insanları gibi doğal , yapmacıksız . Belli ki , böylesine doğal insanlar ancak böylesine sade ve duru bir dille anlatılabilirdi.

Datça'da Zaman'dan alınmış bir öykü (Eşi Emel Akkaraca'nın izniyle)

Cennet'in Kapısındaki Gavak Ağacı

Kış aylarının son günleri olmasına rahmen, poyraz kılığına giren "Gocagarı Soğukları " Bodrum ile istanköy arasındaki Şeytan Boğazı denilen kanalda daha da şiddetlenip Karaköy'ü yalayarak , Hızırşah Köyü'nün daracık sokaklarında patlıyordu .Bir yazısında " Datça yarımadasında iklim tam insan boyunadır,Sıcağı da soğuğu da insan tahammülünü aşmaz , Burada iklimi paltoyla ,sobayla veya yelpazeyle düzeltmeye gerek yoktur " diye yazan Halikarnas Balıkçısı' nı dediğine pişman ettirecek kadar keskin bir ayaz vardı o gün.

Köy kahvesinin her zaman açık duran kapı ve pencere kepenkleri o gün sımsıkı kapatılmıştı. Kahvenin orta yerindeki soba,sabahtan beri meşe palamudu odunuyla gürül gürül yanmasına rahmen ,az uzağındaki masaları iyice ısıtamadığından diğer akşamlar iskambil oynayanlar bu akşam sobanın etrafına toplanmışlardı.Bazen tarla işlerini,bazen askerlik hatıralarını,çoğu zaman köyün güncel olaylarını konuşuyorlardı. Tavanda asılı lüks lambasının çıkardığı hışırtıdan başka rahatsız edici ses yoktu kahvede.Kahveci ışığı körleşen lüks lambasını,ara sıra masanın üstüne indirip pompalayınca hışırtı yükseliyor,az sonra gene normalleşip pek rahatsız etmiyordu.Bu yüzden,sohbetin tadına doyulacak gibi değildi.

Sohbetin tam ortasında köyün imamı içeri girdi"Selamünaleyküm"deyip ellerini sobanın sıcağında ısıtıp ovuşturduktan sonra, bir sandalye çekip oturdu.Kahveye pek çıkmaz,evinde dini kitaplar okur,vakit geçirirdi.Ama bu akşam, yatsı namazını kıldırıp evine dönerken üşüyen ellerini biraz ısıtıvereyim diye kahveye girmişti.O geldikten sonra konular hep dini sohbete dönerdi.Çünkü ne konuşulursa konuşulsun,her meseleyi dini yönden yorumlar,adeta vaaz verirdi.

Camide bulamadığı cemaati burada bulmuşcasına,dini bilgisinin çok engin olduğunu ispatlama çabası iindeydi.Sohbet edenlerin arasında bulunan köy öğretmenine göre hoca pişmiş aşa su katmıştı.Güzelim sohbet ,imam-cemaat muhabbetine dönmek üzereyken Aksu köy enstitüsünden yeni mezun olan köy öğretmeni Kamil,bir soruyla hocanın kafasını karıştırmak istedi.

"Hocam ,

bilgili bir din adamı gibi konuşuyorsun.Bizim deminden beri üzerinde tartışıp cevabını bulamadığımız bir soru var kafamızda .Acaba bunu da bilir,bize yardımcı olabilirmisin.Dini bilgisini ispatlayabilmek için iyi bir fırsat bulduğuna sevinen hoca,sandalyesinde arkaya doğru iyice kaykılarak:" Sor tabii ,öğretmen bey "dedi.

Öğretmen Kamil:"Söylermisin bize hoca,Cennet'in kapısındaki kavak ağacını kim kesti. "

Haydaa!...Bu soru da neyin nesiydi.İmam dini kitaplarda böyle bir olayı hiç okumamış;bildiği,karşılaşmış olduğu din adamlarından da böyle bir şey duymamıştı.Soruyu soran,köyden herhangi birisi olsa "böyle bir şey yok"diyerek soruyu geçiştirirdi.Fakat soran,herhangi biri değil;bir rakip,köy enstitüsünü yeni bitirmiş,bir köy öğretmeniydi.Ya böyle bi'şey varsa ve hoca duymamışsa...Bütün köye rezil olmak da vardı sonuçta. Zaten soru sorulduğunda oradakiler kikir kikir gülüşmüşlerdi.Bir öğretmen kafadan böyle rastgele soru sormazdı.Azıcık düşündü. Olmayan sakalını sıvazlar gibi elini çenesine götürüp bir müddet öğretmenin yüzüne baktı.

"Sayın öğretmen! Ben buraya şöyle bi ellerimi ısıtıvereyim diye uğramıştım,hemen eve gidiyorum.Bu sorunuzu yarın cevaplasam olmaz mı."dedikten sonra ayağa kalktı;"Size hayırlı geceler,yarın görüşürüz "diyerek,esmekte olan buz gibi rüzgardan ensesini korumak için ceketinin yakasını kaldırıp evine gitmek üzere dışarı çıktı.

Hocanın arkasından tekrar bir gülüşmedir gitti. İçlerinden biri:

"Galiba haberi yok bu olanlardan"dedi.

Öğretmen Kamil:"Ne haberi olacak;evden camiye,camiden eve gidip geliyor her gün,duymamış olduğundan emidim,onun için böyle bir soru sordum"dedi.

Oysa bir haftadır köyde,Fevzi Cennet'in avlu kapısının dibindeki kavak ağacının,evde kimsenin olmadığı bir zamanda,birileri tarafından kesildiği konuşuluyordu.Bu yüzden Fevzi cennet çok gürültü koparmış,olayı duymayan kalmamıştı.Ama ağacı kimin kestiği bilinmiyordu.Aslında Fevzi Cennet,basit bir yöntemle,kısa bir araştırma sonucu ağacı keseni bulmuştu.Kavak ağacı hafif olduğundan en çok boyunduruk yapımında kullanılırdı.Bunu iyi bilen Fevzi Cennet,köyün etrafında sürülmekte olan tarlaları dolaşınca,yeni yapılmış bir boyunduruktan yola çıkarak ağacı keseni bulmuş,adam da ağacı kendisinin kestiğini itiraf etmişti.İtiraf etmişti ama ağacı kesen yakın akrabalarından biri olduğundan pek açıklamak istemiyordu.

Kahvedekilerden biri,Kamil öğretmene sordu:

"Yahu,öğretmenim,gerçekten kim kesmiş Cennet'in goca kapısındaki gavağı,sen biliyormusun!

Öğretmen:"Biliyorum ama söylemem,Cennet amca duyulmasını istemiyor"dedi.

Kapı ve pencerenin sıkıca kapatılmış olmasından içerdeki sigara dumanı,insanı boğacak kadar yoğunlaşmıştı.İçlerinden biri:"Ben gidiyorum arkadaşlar, geç oldu"deyip başı çekince kahve boşaldı.Dışarı çıktıklarında içlerinden biri:

"Allah bilir ya bu gece bizim hoca, Cennet'in kapısındaki gavak ağacı olayını öğrenmek için sabaha kadar kitap karıştıracaktır"deyince gülüştüler.Ceketlerini sıkıca ilikliyerek her biri evlerine giden karanlık sokaklara daldı ve hızlı adımlarla gözden kayboldular.

Ertesi gün öğle paydosunda öğrencileriyle beraber yemeğe gitmek üzere okulun bahçesine çıkan öğretmen,kendisine doğru yaklaşan hocayı görünce;

"Hayrola Hocam ,hayırdır! Tam paydos zamanı ziyaretinizin sebebi nedir" diye sordu .

Hoca:"Hiç öğretmen bey,ben de camiye öğle namazı için gidiyordum da ,uğrayıp bi merhaba diyeyim dedim.Ama,şu akşamki sorunuz da kafamı iyice karıştırmıştı.Geç vakte kadar kitapları karıştırdım,islam tarihinde böyle bir olaya rastlamadım.Şimdiye kadar da hiç kimseden duymadım böyle bir şey.Söylermisin ,sen nerede okudun veya kimden dinledin bu"Cennet'in Kapısındaki Gavak Ağacının kesilmesi olayını!Bileyim de şu köye rezil olmayayım"dedi biraz sıkılarak.

"Köye hiç bir zaman rezil olmazsın hocam"dedi köy öğretmeni Kamil.Hocanın omuzuna elini koyarak devam etti:Rezil olmazsın çünkü Cennet Amca'nın avlu kapısındaki kavak ağacını keseni köyden çok az kişi biliyor.Fevzi amca bana söyledi ama başka kimseye söylememi tembihledi.

Hoca Şaşkın:"Ne,hangi fevzi amca !Hanişu bizim Cennet mi,Fevzi Cennet !Bahçe kapısındaki gavak ağacını yeğeni Galip mi kesmiş!

Kamil öğretmen açıkladıkça hoca,üst üste sorduğu sorularla meseleyi iyice anlamak istiyordu.Olup biteni anladığında,"Vah ! Benim başıma gelenlere ! der gibi avucunu alnına yapıştırarak:"Fesüphanallah! Cennet'in kapısındaki kavak ağacı denince ben de ne düşünmüştüm" deyip hızlı adımlarla caminin yolunu tuttu.

Daha üç gün geçmeden bilmeyen kalmamıştı köyde Fevzi Cennet'in bahçe kapısındaki kavak ağacını kimin kestiğini ve tabi ki hocanın saflığını.

NİHAT AKKARACA(Kaynak kişi:Kamil Kantarlı)

Nihat Akkaraca'nın uzun yıllardır üzerinde çalıştığı "Datça Manileri" öyküleriyle birlikte kitap olarak çıktı.Bu kitabı biran önce tamamlayabilmek için çok çalışıyordu,bu arada sağlığına dikkat edememesi onu aramızdan ayırdı.

Kitabın önsözünde"Maniler Datça'nın bir zamanlar var olan tüm renklerini yansıtan,Datça halkının kederlerini, şenliklerini, dertlerini, düğünlerini,aşklarını ve kavgalarını anlatan seslerdir.Onlar zamanın sesidir."denmekte.

Bir Öykü de" Zamanın sesi"kitabından

Davılcıgızı

Herkes arpa buğday ekip biçerken,o mani eker mani biçerdi."Köyde yayın yapan tek kişilik bir radyo istasyonu gibiydi"desem daha güzel anlatmış olurum Davılcıgızı'nı .Haberler onun yaktığı manilerle yayılır, dünlerde olsun,eğlencelerde olsun şarkılar,türküler onun sesinden dinlenirdi.Bütün bunların yanında,bazen köy Ramazan davulculuğunu bubası gibi davulla yapmazdı,düğünlerde çaldığı tefle yapardı.

Gerçek adı Fatma'ydı,ama yarımadada onu herkes"Davılcıgızı"diye bilirdi.Savaş yıllarında evlenmişti.Bir kızı olmuştu.Kurtuluş savaşında cepheye giden kocasından bi daha hiç haber alamadı.Kıtlık ve açlık yıllarına kendisi direndi,ama bebeği direnemedi.Bebeğini de kaybedince hayata küseceğine aksini yaptı.Şarkılarla,türkülerle avundu.Tef çaldı;ilkin kendisi için daha sonra başkaları için.Düğünlerde tef çalmaya başladığında gencecikti.Batırlılar,"bir daha evlenmeyi düşünmedi "diyorlar ama,bence evlenmek istedi fakat ona uygun bir talip çıkmadı.O yıllarda yaktığı bir mani her şeyi açıkça anlatıyor.

Davılcıgızı genç bir dul iken,nahiye merkezi Ele'ye(Reşadiye)bir din adamı gelir.Şadi Hoca'dır adı.Aynı zamanda kadılık da yaptığından Gadı Hoca da derler.Koca hoca diyenler de olur.Koca Hoca bekardır ve evlenmek istediği haberi yarımadaya yayılır.Yıllardır devam eden savaşlar yüzünden dul kalmış kadın çoktur her yerde.Batır Köyü'ndeki dullara Davılcıgızı da dahildir.Batırdaki dullar adına bir maniyle haber yollar Gadı Hoca'ya:

Ak mersin kara mersin

Kadı gayveye gelsin

Batır'da dul kadın çok

Hangini beğenirsin.

Fakat sonuçta Kadı Hoca ,Ele'den bi kızla evlenir .Davılcıgızı ve diğer dullara kala kala bu mani kalır.

Davılcıgızı evlenmiş olsaydı kocasının adıyla anılacaktı.Eskiden Datça'da öyleydi ; kadın,ya kocasının ya da babasının adıyla çağrılırdı:Davılcıgızı ,Sakatgızı,Boşnakgızı gibi...Evlenince başa kocasının gerçek adı veya takma adı eklenir öyle çağrılırdı; Arnavutgarısı, Galipgarısı,Hamitgarısı gibi...

Davılcıgızı ,kendi köyünün düğünlerini yapmakla kalmazdı.Eski Datça'nın,Karaköy'ün,Ele'nin düğünlerini de yapardı.Önceleri tef çalarken son yıllarda icrai sanatını bir kademe yukarı taşıdı,düğünleri darbukasıyla yapmaya başladı.Tefçiliğe yeni başladığı yıllarda ya bir gelenek olarak ya da para kıt olduğundan düğün sahipleri ona para ödemez,gelinin çeyizinden derlenen bir bohça yaparlardı.O da bu bohçanın içindeki çeyizleri paraya çevirirdi.İlerleyen yıllarda köye tütünden ve bademden para girmeye başlayınca ücretini para olarak almaya başladı.Ünlü bir tefçi olunca eki fakirlik günlerini gerilerde bıraktı.Bu,boynunda taşıdığı beş altı dizi osmanlı altınından belliydi.

Yaptığı düğünlerde tefine iyi para atılır işleri iyi giderse coşar,düğünün sonuna doğru erkek elbisesi,erkek şapkası ve bir de çizme giyerek erkek kılığına girdikten sonra suya batırdığı parmaklarını şaklata şaklata öyle bir zeybek oynardı ki millet parmağını ısırırdı.

Davılcıgızı'nın yaşamı boyunca köyüne yaptığı bu hizmetler karşısında Batırlılar,öldüğünde onu,kucağına darbukasını vererek defnettiler. Kadirşinaslılıklarını böyle gösterdiler..O şimdi köyün eski mezarlığında, kucağında darbukasıyla yatıyor.Dini bayramların arefesinde o mezarlığa giderseniz mezarının yemyeşil mersin dalları ve çiçeklerle kaplanmış olduğunu görürsünüz.Yüzlerce geline düğün yapmıştı ama ona sağlığında düğün yapan olmamıştı. Düğünden yana kaderi yoktu.Şimdi mezarında yatarken yılda iki kez gelinlik giydiriyor ona köylüleri, mezarını çiçeklerle donatarak.

Davılcıgızı manileri kağıda yazmamıştı.İnsanların beynine öyle derin kazımıştı ki,manileri hala dilden dile dolaşırken,o aramızda yaşıyor.

Her köyde olduğu gibi Batır'da da dediodular yapılır,bu dedikoduların bazısı manilere dönüşüp insanların arasına diken gibi girerdi.Bazılarına ise gülünüp geçilirdi.

Davılcıgızı'yla Sakatgızı'nın arası açıktı.Birbirini oldum olası sevmezlerdi ama küsmezlerdi de.Sataşmaları,çatışmaları hiç bitmezdi. Bi'gün bir evin önünde kadınlar oturmuş,kiminin elinde nakış,kiminin iğne oyası,elleri çalışırken dilleri de boş durmaz;özellikle Davılcıgızı,Sakatgızını diline dolamıştı ki,Sakatgızı aniden çıktı geldi lafın üstüne ve Davılcıgızı'nın kendisi için söylediklerini duydu.Açtı ağzını,yumdu gözünü,aklına ne kadar kötü söz geldiyse Davılcıgızı'na söyledi.Davılcıgızı fena yakalanmıştı, sus pus oldu. Fakat ertesi gün bir maniyle verdi Sakatgızı'nın ağzının payını:Manide diyeceğini diyor hem de bir gün önce olan olayı anlatıyordu.

Bahçalarda bambalak

Sakatgızı dangalak

Tam böğle deyeceğdim

Çıktı geldi zangadak

NOT:Batır,Hızırşah köyünün yerel dildeki adı

 

BİR DERVİŞLE SÖYLEŞMENİN KAZANIMLARI

 Nihat Akkaraca’yla geçirilen zaman hep dopdolu olurdu. Laf olsun diye konuşmaz, hiçbir sözü de rahatsız etmezdi. Bir şeyler öğrenirdiniz de bunu farkında bile olmadan insan olma yolunda bir adım daha atmış olurdunuz. Öylesine keyifliydi ki sohbetleri, susmasını istemezdiniz. İşte öylesi sohbetlerimizden birinde, onun kişiliğinin ipuçlarını da veren bir olay anlatmıştı.

Nihat Akkaraca, ayakkabısını boyatmaktan rahatsız olurmuş. Düşünün, onun yapısında bir insan, birinin burnunun dibine ayağını uzatacak, fırçalanır, boyanır, parlatılırken öyle dikilip bekleyecek! Olacak şey mi?

 Ama ayakkabı boyacılığından geçinenlerden biri, onu yoldan geçerken her gördüğünde “Nihat Abi, boyayalım mı?” diye seslenir, biraz da taciz edermiş. Utanıyormuş Nihat Akkaraca. O, sözü bitmez adam, söz de bulamıyormuş. Her seferinde ezilip büzülmekten bıkmış ve bir çözüm aramış. Yine böyle yoldan geçerken, boyacı seslenince yanına gitmiş, boya parasını vermiş. “Şimdi acelem var, daha sonra uğrayıp boyatırım ayakkabılarımı,” demiş. Diyordu ki Nihat Akkaraca, bir daha “Nihat Abi, nasılsın” diye bile seslenmemiş.

SUNA GÜLER

 

Vefa Önal Arkadaşımın Paspatur dergisinde yayımlanan yazısı

ÇABUK GEÇTİ NE ÇARE NİHAT AKKARACA

Bazı karşılaşmalar vardır, hayatımızı çoğaltırlar, bazı ölümler vardır hayatımızı eksiltirler. Nihat Akkaraca ile bundan 23 yıl önce Datça da karşılaştığımda, taşradaki soğuk tekdüze hayatıma “cemre”düşmüş gibi oldu. Aramızda çok güzel bir dostluk, ağabey kardeş ilişkisi oluştu. Emekli olup yıllar sonra memleketine dönen bu güzel insan, okumak, yazmak, araştırmak tutkusuyla ve coşkusuyla dolup taşıyordu.
Sanki emekli olup dinlenmek üzere bir köşeye çekilmiş biri gibi değil de, işe yeni başlamış idealist bir “stajyer” kadar öğrenmeye, kavramaya hevesli görünüyordu.Onun bu soylu halinin bütün ömründe var olduğunu, türlü türlü işlerde çalıştığını, kendi kendine İngilizce öğrenip bir Amerikan üssünde teknokrat-çevirmen olduğunu öğrenince daha iyi anlayacaktım. Kendi kendini eğiten, yetiştiren birinci sınıf, bir
“otodidakt” kişilikle karşı karşıyaydım.Gerçekten de, o durmadan araştırdı, sordu, öğrendi bu yüzden hep gelişti, mükemmelleşti. O hep bir şeyler yazdı, çizdi, üretti. Datça’nın tarihsel, sosyolojik yapısına ilişkin müthiş bilgiler veren öyküler, yazarak bunları Datça’da Zaman adlı kitapta topladı. Yerel ve ulusal bağlamda çeşitli dergilerde,
gazetelerde yazdı.Durmadan soran ve durmadan üreten bir insan olma
özelliğini son gününe kadar korudu. Ama Aklında o
kadar çok gerçekleştirmeyi bekleyen tasarı vardı ki , ölüm onu bulduğunda bir şeylerin yarım kalmaması mümkün değild i. Öyle de oldu. Nihat Abimiz’i Şubat ayında yitirdik öyküsünü yazmayı çok istediği ve planladığı Kaya Köyü yazamayacak artık.

Ölüm bir gerçek ve er geç buluyor yaşayanı, Nihat Akkaraca’yı da buldu. Ama işte bazı insanlar nedense hiç ölmeyecekmiş duygusu verirler insana, o da öyleydi. Sanki yaşı olmayan birisiydi, zamanla
kayıtlı gibi değildi. O kadar üretken, o kadar etkin bir insandı ki, o kadar çok yaptığı, yapacağı şey vardı ki, ölüm bu hayatın gerçeği değilmiş gibiydi, ölüm bu hayata dokunamazmış gibiydi. Ama dokundu, hem de pat diye, ansızın. Ölümü hiç üzerine konduramadığımız Nihat Abimiz aramızdan ayrıldı.Ben eksildim. Belki her ölüm kendi ilişki bağlamın-
da acıdır, insanı üzer. Ama her ölüm insanı aynı derecede derinden eksiltmez. Nihat Abi’nin ölümüyle hayatımda bir boşluk oluştu. Yıllara dayalı dostumu, gönül akrabamı, kültür kardeşimi yitirdim.Ve Nihat Abi’nin ölümüyle şunu bir kez daha anladım: Dünya bizim yurdumuz değil, sevdiğimiz insanlar bizim asıl yurdumuz. Onları yitirdiğimizde dünyada daha az bizimmiş, dünyaya daha az aitmiş gibi duyu-
yoruz kendimizi. Çünkü sevdiğimiz insan öldüğünde, onunla bizim de bir yanımız ölüyor, yaşamımızın, bir daha asla tekrarlanamayacak bir yanı ölüyor.Nihat Abi, söyle bana, Muzaffer Hoca ile birlikte,
seninle, Mesudiye’de yamaçtaki evinde, denize bakarak, kalamarla içtiğimiz şarapları, saatlerce süren sohbetlerimizi, o sevecen sesini nasıl unutabilirim, ballı neskafeyi, karıştırışındaki zarafeti, tadını çıkara
çıkara yudumlayışını nasıl unutabilirim.Biz yaşayanlar için ölüm unutmaktır, seni hiç unutmayacağım.

.
Biliyor musun, sen gittin ya, ölüm şimdi daha az korkutuyor, daha az sevimsiz geliyor bana. Ölüm denen o “muamma” nın içinde çok sevdiğim bir dostum var diyorum, o var diyorum kendi kendime.
Ölüm beni daha az korkutuyor çünkü daha tanıdık daha bildik geliyor, senden sonra.Yeniden gün yüzüne çıkarttığın Datça Manileri’nden
bir tanesi ne diyordu

“Otudum yaktım cigare /

Üstümden geçti teyyare /

Bi güzel bakacağdım /

Çabuk geçti ne çare.”

Evet, Nihat Abi daha yapacağın bi çok güzel şey vardı.Sen, en genç ve hep gençtin ama çabuk geçti ne çare, çabuk geçti ne çare…

VEFA ÖNAL


Muzaffer Özgen -Datça

Webmaster

muzafferozgen48@hotmail.com

Resme Tıkla

BLOĞU

Blog adresini tıklarsanız ,Nihat Akkaraca'nın diğer öykülerini de okuma fırsatını bulup, Datça'da yaşadığı o dolu dolu yaşamı gıptayla izlersiniz.

http://www.nihatakkaraca.blogspot.com

Free web page counter

BLOĞUMDA NİHAT ABİ İLE İLGİLİ YAZILARIM

Şubat ayında kaybettiğimiz Nihat Akkaraca'nın yıllardır büyük emek harcadığı Datça Manileri kitap olarak çıktı,dün bir kitapçıdan kitabı aldım,daha henüz önsözlerini okudum,kapağının önündeki arkasındaki yazılara baktım,okumaya başlayamadım çünkü eşim elimden alıp okumaya başladı.Nihat ağbi yaşlı insanlardan duyduğu manilerin peşine düşer onların öyküsünü araştırır özünü bozmadan kendi akıcı diliyle yazardı.Ne zaman bir araya gelsek araştırdığı bir maniyi tekrar edip,kafa- sına takılan,o mani ile ilgili yapması gereken şeyleri not alırdı.Tabii onun ağzından o öyküleri dinlemenin tadı bir başka,ben bunu yaşamış birisi olarak kendimi şanslı görüyorum.Nihat ağbinin ilk kitabı"Datça'da Zaman"ı alıp ona imzalattığım zamanki yüzündeki o ifadeyi hala unutamıyorum.Geçen gün misafirlerimi Palamutbükü tarafına götürdüm dönerken bir çay bahçesinde mola verdik yan masada genç bir hanımın elinde "Datça'da zaman",okurken gülümsüyordu,hem çok hoşuma gitti hem de biraz hüzünlendim.Herkes zamanı gelince bu dünyadan ayrılacak ,ardında bir ses,bir nefes bırakanlara ne mutlu;yaşadıklarımız bizden sonra da bir müddet hatırlanılır ama zamanın sonsuzlu- ğunda bu çok kısa bir andır,kitaplar yüzyıllar sonra da alınıp okunulur.Nihat ağbi Datça'nın bir zamanını alıp kitapların sayfalarında bizlere ve gelecek kuşaklara armağan ederek ,yüreğimizdeki yerini aldı. Kitaplarını tutan her elde,sayfalarına bakan her gözde,gülümseyen her dudakta o yaşıyor olacak.Yavaş yavaş özümleyerek zevkle okuyacağım. Onun bu çalışmalarının kitaplaşmasında emeği geçen herkese teşekkürler.

(Muzaffer Özgen)

 

Nihat Akkaraca'ya Saygı

 

Şu an bu satırları yazarken Nihat Ağbi'nin fotoğrafları ile yaptığım yeni bir slaytımı web sayfama yüklüyorum.Slaytın başlığı bu şekilde olduğu için yazımın başlığını da aynı kullandım.Slaytta kullandığım Nihat ağbiyi değişik etkinliklerde gösteren fotoğrafları Melda Omay Özbay arkadaşım gönderdi,teşekkürler.Kendi çektiğim fotoğraflarla da birleştirerek bir slayt ortaya çıktı.Slaytta onun Datça halkı ile sıcak görüntülerinin bulunduğu fotoğrafların arasına Datça ile ilgili çektiğim doğa fotoğraflarını yerleştirdim.O bu doğaya ve bu insanlara vurgundu.1 Mart Nihat ağbinin doğum günü,o güne denk gelen bu Pazar saat 15 de Bülent Ecevit Kültür merkezinde sevenleri tarafından düzenlenen bir anma etkinliği var.Ben de sitemde biraz önce bitirdiğim slaytı yayınlayacağım.Evet sevgili Nihat ağbi ne mutlu sana geride böyle güzel anılar,dostluklar bıraktın ve ne mutlu ki bize kısa bir süre de olsa seni tanıdık dost şerbetinden içtik.Dünyada kalıcı olan nedir, malını, mülkünü,hırsını götürebilen var mı?Kalıcı olan sevgidir,dostluklardır birlikte yaşanan güzelliklerdir,paylaşmadan yaşamın ne anlamı var ki?Birbirlerini tüketen,çevrelerini tüketen insanların onca bol olduğu bu günlerde bir çoğumuza insanlığın,insanca değerlerin neler olduğunu gösterdin,tekrar teşekkürler,nur içinde yat.(27 Şubat 2009-Muzaffer Özgen)

Bugün gazetelerde "Bir çınar devrildi"diye başlık vardı anlayan için o çınar öyle bir kök saldı ki her bahar filizleri fışkıracak,bir çok kişiye bir yol açtı ve inanıyorum ki (yeri doldurulamasa da )o çınarın bir çok dalı güçlenerek yoluna devam edecek. Sanatın her türlüsüne aşık bir insan,yüreği hep coşkuyla dolu.Her gördüğü güzellikten etkilenen, ona saygı duyan bir kalp. Datça'ya aşık bir insandı.Ve bu aşk öyle içtendi ki Datça sınırlarının dışına taştı. Datça onunla daha bir anlam kazandı,bir çok kişi Datça'lı oldu.Datça'nın sade güzelliğini,sıcak insan ilişkilerini tanıdılar.Datça 'daki her etkin-likte görebilirdiniz onu. Araştırmalar, yazmalar,okumalar,arkadaşlarına zaman ayırmalar son zamanlarda o yorgunluğu gördüm üzerinde.Zaman onun için çok kıymetliydi,hala yapacak çok işi vardı ve zaman hızla akan bir nehir gibiydi.Kahvede oturan insanları görünce şaşardı.Bazen öğretmen evine de geldiği olurdu ve kendini oyuna kaptırmış insanlara bakıp başını sallayarak geçip giderdi.Zaman öyle kıymetliydi ki üretmeden geçen bir zaman, kabül edilir bir yaşam değildi onun için. Yaşamını dostlarıyla dolu dolu yaşamış bir insan olması bizi teselli eden;kaç kişiye nasip olur ki böyle bir sevgi ve saygı ortamında yaşamak.Bizi üzen se onu bir daha nesnel olarak göremiyecek olmamız, daha yapacak çalışmalarının olduğunu bilmemiz.Onunla yaşadığımız öyle güzel,coşku dolu anlar var ki unutmak mümkün değil. (12 Şubat 2009-Muzaffer Özgen)

Nihat Akkaraca,bloğumum ilk günlerinde kendisini "Bir portre"başlığıyla tanıtmıştım.O yaptığım tanıtımın ne kadar eksik olduğunu şimdi anlıyorum, ne yazarsam yazayım yine de yazılacak çok şey olacağını biliyorum. 77 yaşında yerinde duramayan,yeni projelere imza atan
bir Datça'lı. Nihat Akkaraca dendiğinde Datça'da herkesin tanıdığı bir kimse ben bu bilgileri bloğuma diğer yerlerden girenler için veriyorum . Bugün yine karşılaşınca önce Melisa çay bahçesinde oturup birer çay içtik.Bu sıra Nihat ağbinin işleri yoğun Datça da söylenmiş manilerle ilgili kitabını tamamlamaya çalışıyor.Her maninin yaşanmış bir öyküsü var kendine özgü üslubuyla anlatıyor.Bunu yaparken verilecek isimlerde,yer ve zamanlarda bir yanlışlık yapmamak için özen gösteriyor , araştırıyor, kişilerle bir araya geliyor.Daha önceki "Datça da zaman "isimli kitabının 2. baskısı 2-3 gün içinde çıkacak,okumayanların mutlaka okumasını isterim.Sayfamda link verdiğim bloğunda öykülerini,araştırma yazılarını takip edebiliyorsunuz.Bugün yazmış olduğu "bürokrat, balık ve balıkçı"isimli öyküsü çok hoşuma gitti bir kaç kez okudum.

Neyse hep kafasında yapacağı işler, yerinde duramıyor.Ordan çıkıp Kumluk plajında" Demhane"isimli bir cafe var gel burada kahve içelim dedi girdik oturduk.Yine konu yazdıkları ,yazacakları, yapacakları. Konuşurken aslında yazacağı bazı öykülerin provasını yapıyor , konuyu yerli yerine oturtmaya çalışıyor . Kitaplarındaki yazılanlar defalarca insanlara anlatıldıktan sonra o sayfalara girmiş öyküler.Onu dinlerken aklıma geldi fotoğraf makinamı çıkardım,Nihat ağbi senin 3,5 dakikalık bir videonu çekeceğim dedim ve şimdi veb albümlerime yükleyeceğim videosunu çektim.



Bir Dost

Nihat Akkaraca'yı Kaybetmenin acısını derinden yaşayan biriyim,o her zaman beni teşvik ederek ,zaman zaman eleştirerek daima iyiye,güzele gitmeme yardımcı olmuştur.O kadar işinin arasında bizim webdeki sayfalarımıza bakmadan yatmazdı,hoş şeyler gördüğünde benim kadar heyacanlanırdı. Bloglarıma yazdığı sayısız yorumlardan bazılarını burada veriyorum.Bunları okudukça onun coşkulu yüzü gözlerimin önüne geliyor. Bir kaç gün yazılarımıza rastlamazsa meraklanırdı.Aynı şey bizim için de geçerliydi ve onun yazmadığını gördüğümüzde meraklanır,arardık.Nihat Ağbi'ninki gibi dostluklar ne yazık ki artık kolay bulunmuyor.

Muzaffer Özgen

 

Bloglarıma yazdığı yorumlardan

Pazar, Şubat 24, 2008 Nihat Akkaraca dedi ki... Bloğunuza uzun uzun baktım, Muzaffer kardeşim. Müthiş bir çalışma. Sanatsal yönü ağır basan bir blog. Ellerine ve aklına sağlık. Picsa albümünüze de girdim. Oldukça zengin resim bakımından., Beyaz oğlak resminizi de aldım, bloğumda kullanabilirim .

Mayıs 19, 2008 Nihat Akkaraca dedi ki... Hocam, ellerine sağlık. Datça Yerel Tarih Grubu'nu ve bugün Kent Parkı'nda yapılan toplantıyı o kadar güzel anlatmışsınız ki... Yıllardır liselerde etrafınıza saçtığınız ışıktan sonra, ışığınızı saçmaya devam ederek hiç emekli olmadınız. Buna eşiniz Nurver hanımı da katıyorum. Sizinle gururlanıyorum. Ellerine sağlık, hocam.

Mayıs 26, 2008 Nihat Akkaraca dedi ki... merhaba Muzaffer Hocam, Muammer Özler'in bu şiirini hemen bloğun başına getirmeniz büyük bir incelik. İşte sanatın insan yaşamına kattığı zarafet... Tekrar görüşmek üzere hocam. Çalışmaya devam...

Çarşamba, Haziran 18, 2008 Nihat Akkaraca dedi ki... Yola böylece devam, Muzaffer Hocam... Çok güzel. Nihat Abi

Cuma, Temmuz 18, 2008 Nihat Akkaraca dedi ki... Muzaffer Hocam, biz seni kaybettik. Nerelere takılmaktasın bu sıralar? Bloğunun akışında da bir duraklama var...

Pazar, Kasım 16, 2008 Nihat Akkaraca dedi ki... Öğretmenler gününde sizi candan kutlarım hocam. Bloğun başında yazdığın yazı çok güzel. Ellerine sağlık. Nihat Ağbi Pazar,

Kasım 23, 2008 Nihat Akkaraca dedi ki... Muzaffer Hoca, Biraz önce "BALIKÇININ GÜNLÜĞÜ" Bloğunuza girdim. Şimdiye kadar böylesine dikkatli okumamıştım. Baştan sona okudum. Müthiş bilgi yüklü bir blog. Ellerine sağlık. Meraklı Arkadaşlarıma okumalarını önereceğim. ;

 


Nihat Akkaraca ile ilgili bu sayfa düzenlemesine devam edilecek.Sizin de söyleyecek bir sözünüz varsa mail adresime yazabilirsiniz.

 

Ana Sayfa

            

www.datcadetay.com